Blog

ask-kapisi-01-kapak
Rodin, Öpüşme

Hesiedos’a göre;

“Her şeyin başı Khaos’tu. Geniş göğüslü anne Gaia vardı, bunlar ölümsüzlerin kökeniydi.. Ardından ölümsüz tanrıların en güzeli olan Eros” yaratıldı..”

“Eros insanların ellerini ve ayaklarını çözdü. İnsanların ve tanrıların kalplerini, akıllarını ve isteklerini alıp gitti. Khaos’tan Erebos ve gece doğdu.. Gece daha sonra Nemesis’i doğurdu. Ardından kavga, ihanet ve karşılıksız Aşk doğdu..” (Hesiedos, Tanrıların Doğuşu, Say Yayınları, s.62, 2012)

Anlıyoruz ki, tanrılara ve insanlara hayat veren ilk büyük tanrı Aşktır. Aslında Eski Yunan’da her duygunun, her kavramın aynı zamanda bir tanrı olması da boşuna değildi! Aşk olmasaydı gök ve yer birleşip tanrıları ve insanları yaratamayacaktı. İster tanrısal ister insani dünyalardaki tüm duygular bu kök tanrıdan/duygudan doğdu. Sevgi, nefret, kin, intikam, şefkat, acımasızlık ve diğerleri. Aşkın bütün duygulara ebelik etmesi, görüldüğünün sanıldığı anda bile tanımlanabilir bir nesnesi olmamasından kaynaklanır aslında. Elle tutamazsınız. Gecesi sabahına uymaz. Gerçek Aşk bu nedenle korkutur insanı. Şaşırtır. Belki de bu nedenle, ışıltılı patlamalara eşlik edecek bir aşk çoğu zaman yanından geçip gider insanın. Her şeyin tüketildiği bir dünyada genellikle tensel çekim gücüyle karıştırılır. Giderek sadece tensel birleşmeye dönüşür. Oysa tensel birleşme, birlikte yeni bir dünya yaratabilecek ruhsal birleşmenin aracıdır sadece. Aşk haliyle kristalize olmuş kök duygunun atomları, elektronları sürekli hareket halindedir ve bu hareket halini gözlemlemek hayli müşküldür. Bu nedenle bir bulut içindedir ki, bu durum aşka metafizik bir boyut bahşeder. Ve yine bu nedenle aşk edebiyatın konusu hatta kendisidir.

xxx

Yoksa aşk tıpkı “Aşkın Yedi Menzili” romanında anlatıldığı gibi mi?  

Haluk İnanıcı, Aşkın Yedi Menzili, İletişim Yayınları

“Muhammed, iyice yaklaşarak kenarda sessizce bekleyen nedimelere aldırmadan kadını kollarının arasına aldı ve gönlünü eriten firuze gözlerine dalarak konuşmaya başladı.

İsterseniz Selçuki, Farsi, Rumi; isterseniz Ermeni, Sami, İbrani topraklardan hatta hakikatin bağrından kopup gelen, sevdiği kadını arayan bir âşık deyin; isterseniz alın elinize kalbimi, işitin sizin için atan nağmeleri. Ben ki nurunu Allah’tan, sabrını imandan almışım; ömrümü ‘hâl ve kâl’ arasında geçirmişim, nice pir, rind, kalender tanımışım, yolları seccadem bilmişim de gelip size ‘câmı ceminizden mey verin bana,’ demişim. Sultanım siz de bakın bakalım, içtiğiniz su, yediğiniz ekmek kadar gerçek miyim, yoksa sizin için deli divane miyim?”

(Aşkın Yedi Menzili, s.101)

Allah’ın insanla, ne kelama ne aracıya ihtiyaç duymadan doğrudan kurduğu tek gerçek ilişki aşk değil midir? Aşkın dehlizlerinde dolaşmak, hakikatin gizeminde yola çıkmak değil midir? Hafızamızı silip götüren, ayağımızı yerden kesen tutkularımızı, tüm hislerimizi boyunduruk altına alan kendinden gayri başka bir değere müsaade etmeyen; varlığımızın tüm gücüyle katıldığı aşkın dışında hangi hâl vardır onunla mukayese edilebilecek olan? Ayağa kalksan sendeler, yürümeye çalışsan yalpalar, konuşmaya yeltensen kekelersin. Korkutur âşıkı. Bilgini, arifi, hakimi cahildir aşk karşısında. Ne yapacağını şaşırır da bildiğini sandığın nice şeye akıl erdiremez olursun. Gözünü açsan da birdir, kapasan da. Aşk’tan bu yüzden kaçınılmaz. Hem saadettir hem heyula. İnsan mutludur lakin başına geleni anlamaz.

(Aşkın Yedi Menzili, s.208)

Ey ateşi aşkım! Ey badei aşkım! Ey cinneti aşkım! Harap olmuş gönlüm meğer seni beklermiş. Meğer sen haremine çekilmiş, ben haremime çekilmiş, birbirimizi sınar imişiz. Oysa nerden bilirdim ki; ateşi aşk içinde yanarken senin ipek yanağında bir ben olmayı özler dururmuşum. Mahperim, dilberim, didarım. Derler ki, aşka yönelen kalbin makamı sevda makamıdır, süveyda makamıdır. Kalbimin derununda peyda olan reyhanım. Cihanı aydınlatan güneş duysun ki, aşkın emanet kalmış kalbimde; bak gör ki, sunmaya geldim.

(Aşkın Yedi Menzili, s.244)

Karşısındaki adeta Olimpos’un mağrur, kibirli, haris, muhteris, öfkeli, kıskanç, ahlaksız tanrısı Zeus’un rakibiydi; sadelik, adalet ve huzur fısıldıyordu. Eğildi, Muhammed’in kanı çekilmiş elini avuçlarına aldı, parmak uçlarından öpmeye başladı. “Canım,” dedi. “Yüreğini gösterdin ya bana, bundan böyle kuşkum yoktur aşkından, beni gerçekten sevdiğinden.” Muhammed yorgun yorgun baktı ona. Uzun yıllar evveline uzanan zorlu hayali yolculuk, tüm gücünü alıp götürmüştü. Kadın hafifçe yükselerek, o sıcak sesi dillendiren dudakları öpme arzusuna yol verdi.

(Aşkın Yedi Menzili, s.254)

Kuşların ötüşü aniden kesildiğinde bir ağrı hançer olup yüreğine saplandı. “Yoksa!” diye geçirdi içinden. Arif’in bildiği beyiti çınladı kulaklarında:

İnsanın mertebesini ancak O bilir bilmesine,

Lakin aşk köprüsü kurulmuş ise bir kez,

Âşık ve maşukun mertebesi denktir.

Gözlerini kapadı. Titremesini sessizlik takip etti. Derken gönlünde bir mısra daha çınladı.

“Sadece aşk vardır âlemde içinde ben olmayan.” 

Gözlerinden boşalmayı bekleyen yaşın akmasına izin verdi. Nedimesinden beyaz atlas elbisesini hazırlamasını istedi. Hayatının üçüncü ve son matemini, gönüller sultanı için tutmaya hazırdı artık. Mısra kafasında çınlayıp duruyordu.

“Sadece aşk vardır âlemde içinde ben olmayan.”

(Aşkın Yedi Menzili, s.298)

Haluk İnanıcı, Aşkın Yedi Menzili, İletişim Yayınları, 2016

Merak edenler için Romanın web sayfası: www.askinyedimenzili.com